Türk Diline Bakış Açımız Nasıl Olmalıdır?
Türk
Diline Bakış Açımız Nasıl Olmalıdır?
Dil, canlı bir varlıktır. Toplumlar birbirlerini etkileyebildikleri
gibi birbirlerinin dillerini de etkileyebilirler. Dünyadaki herhangi bir dilin
lügatini açtığınızda, o dilin lügatinde o dile ait olmayan, sırıtan, kendini
belli eden yabancı kelimeler görmek pek tabiidir.
Bugün, kendisine çok özendiğimiz ve adeta eğitim
dili İngilizce olan okullara girmek için can attığımız İngiliz lügati, saf bir
İngilizce olmadığı gibi içerisinde pek çok yabancı kelime ihtiva eder. Hatta
yapılan araştırmalar bize göstermektedir ki İngiliz lügatinde saf İngilizce
olan kelimeler, lügatin ancak ve ancak %15’ini teşkil etmektedir. Bugün,
lisanımıza ve ağzımıza hiç yakışmayan, kokuşmuş Avrupai sözcüklerin %85’i
zannettiğimiz gibi İngilizce değil, Fransız ve Latin kökenli kelimelerdir.
Örneğin dükkân tabelalarımızda abes kalan, bize ait olmayan, ‘’coiffeur’’
kelimesi, Fransızca bir kelimedir. Yine, Fransızca dediğimiz dilin içerisinde
Latince cirit atmakta, Latincenin içerisinde Keltçeden birçok kalıntılar
bulunmaktadır. Nitekim bugün, karşılıklı durup farklı dili konuşan iki Afrika
kabilesi değilseniz, diliniz saf değildir. Bizi ilgilendiren kısım ise Türk dilidir.
Dünyada muhtelif lügatleri açtığımızda içerisinde o
dile ait olmayan kelimeleri göreceğimizi yukarıda belirtmiştik, şimdi de Türk
dilinin lügatindeki yabancı kökenli kelimeler hakkında konuşalım. Türk dili,
dünyadaki en eski dillerden birisi olma özelliğini elinde bulunduran, büyük bir
imparatorluk dilidir. İç içe yaşadığımız yahut yaşamadığımız, dinini aldığımız
ya da o dini öğrendiğimiz birçok toplumdan, Türkçeye pek tabii kelimeler
geçmiş, Türkçeden o toplumlara çok çok kelimeler gitmiştir. Bu olaylar, ifrata
kaçmadığı ve dışarıdan müdahale edilmediği sürece dilin yapısına uyarak
Türkçeleşir, daha sonra bu kelimeler yüzlerce yıl kullanılarak senin kelimen
hâline gelir. Dediğimiz gibi aşırıya kaçmadan yapılan kelime alışverişleri
medeni milletler için zaruridir.
Nitekim bugün Türkçe konuşan insanlar arasında
kelime kökeni ve dil konusu açıldığında maalesef ki insanlarımızın bilgisizliği
ile karşı karşıya kalıyoruz. Şunu belirtelim ki tarihte Türkçe üzerinde oynanan
politikaları ele alarak o politikayı yürütenin kendi görüşüne yakın olması
üzerine Türkçe üzerinde fikir edinenler kara cahildir. Zira Türkçe, bir
taraftarlık yahut ideolojicilik meselesi değil, iki yüz elli milyonluk büyük
Türk milletinin kullandığı dildir. Tarihin önüne geçilmez ve zaruri bir işi
olarak Türkçenin şivelerinde muhtelif kelimelerin ayrılığı, ses değişmeleri
olması tabii, fakat özünde Türk’e ait olması esastır.
Bugün hâlâ ‘’Kelime mi sözcük mü?’’ tartışmasını
yürüten halkımız arasında, Türkçe üzerinde farklı düşünen gruplar oluşmuş
durumdadır. Ne yazık bu düşünceler okuyarak bilim ve irfanla değil, bağlanılmış
bir lehtarlığın Türkçe üzerindeki aptalca görüşlerinden ibarettir.
Bu gruplar ayrılmaktadır.
Bir grup, Avrupai sözcükleri Türkçeye sokarak
medenileşeceğini zanneden, millî şuur ve gururdan yoksun olan kimselerdir. Kimsenin
anlamadığı saçma Anglo-Saksonca-Tarzanca benzeri kelimeleri Türkçeye
sokuşturmak ister. Nitekim Eskişehir’de bir zaman uygulanan sokak isimlerini
değiştirme işi, bu kafaların ürünüdür.
Bir grup, Arap kökenli Türk harfleriyle yazılan
Türkçeye ‘’Osmanlıca’’ adını takıştırarak onu konuşursa cennete gideceğini
falan düşünen kara cahillerdir. Hep söylediğimiz gibi tekrardan belirtelim.
Osmanlıca diye bir dil yoktur, Türkçenin Osmanlı Türkçesi adlı bir devri
vardır. Bu dönemde konuşulan dil de Türkçedir. Alfabe değişikliği dil
değişikliği değildir! Bu zihniyete göre o zaman Osmanlı Türkçesinden evvelki döneme
de ‘’Eski Anadoluca’’ demek münasip olur. Bu zihniyetle Özbek’in konuştuğu
Özbekçe, Kazak’ın konuştuğu Kazakça, Türkiyelinin konuştuğu da Türkiyelice
olmalıdır. Zira Osmanlı Devleti’nde yaşayan Türkler ve devlet Osmanlıca
konuşuyorsa Türkiye devletinde yaşayan Türkler ve devlet Türkiyelice, Selçuklu
Devleti’nde yaşayanlar Selçukluluca, Köktürk Devleti’nde yaşayanlar Köktürkçe
konuşuyor olmalıdırlar. Bu kara cahil güruhun ivedi bir biçimde bazı kavramları
idrak edebilmesi elzemdir.
Bakınız ne diyor Ziya Gökalp:
‘’Deme
bana Oğuz, Kayı, Osmanlı.
Türk’üm
bu ad her unvandan üstündür.
Yoktur
Özbek, Nogay, Kırgız, Kazanlı.
Türk
milleti bölünmez bir bütündür.’’
Türk’e ve Türkçeye noktainazarımız dört dizede bu
kadar güzel ifade edilebilirdi. Bugün, Tatar, Özbek, Kırgız, Kazak, Nogay,
Türkmen ve nice Türkler bizden farklı bir dil konuşmuyorlar. Sadece 10-15 gün
bir arada yaşayarak birbirimizle konuşacak derecede bir ayrılık mevcut fakat
bunlar aşılabilir engellerdir, yeter ki bir ve güçlü olalım. Hele Azerbaycan
Türkleri, Tebriz Türkleri, Türkmen Türkleri, Gagavuz Türkleri ile oturduğumuzda
%90 anlaşabilmekteyiz. Bizden çok uzak kalan Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur ile de
tane tane konuşulduğunda %60, on gün beraber olunduğunda ise tamamen
birbirimizi anlayacak düzeye erişebiliyoruz. Bu, Türk ve Türkçenin
büyüklüğüdür. Bugün bizden çok uzakta olan Nogayların Türkçesiyle hepimizin çok
iyi bildiği bir parçanın sözlerini burada tahlil edelim.
Dombıra sazım estgen ataylar
(Dombıra, uzun boyunlu, bir yaylı Türk çalgı
aletinin ismidir. Estgen, işiten demektir. Türkçeyle ufak alakası olanın bile
bileceği kapalı e kavramı burada vardır. Ayrıca kelime çok da değişmiş
değildir. Ataylar ise aklınıza ilk geleceği şekilde atalar demektir.)
Manesine es bergen anaylar
(Mane bugün bizdeki mana kelimesine denk gelir.
Buradaki en önemli husus bizimle arasında uçurumlar olan Nogayların ve bizim
dilimizde ortak olan mana kelimesinin Arap kökenli olmasıdır. Bu kelimeye nasıl
Türkçe değil deriz? Es kelimesini bizim kulak kelimesinin yerine
kullanmaktadırlar. Bergen kelimesi de birkaç ses değişmesiyle çok tanıdığımız
bir kelimeye dönüşüyor. Türkçedeki b-v değişmesi bizim için mevcut. Bergen
kelimesi bu değişmeye uğramamış, yani bu kelime bizdeki ‘’veren’’ anlamına
gelmektedir. Anaylar da görüleceği üzere analar demektir.)
Estgenine oy berip
(Estgenine, yukarıda da belirttiğimiz estgen
kelimesi gibidir. Estgenine, işittiğine demektir. Oy vermek tamlamasını bugün
bizim kullandığımız manada değil de farklı manada düşünmek gerekir. Burada oy
vermek, akıl yormak anlamına gelmektedir.)
Yüreklerge ses berip
(Yüreklerge kelimesi pek tabii yüreklere demektir. Peki,
neden yüreklerge denir? Çünkü yönelme hâl eki olan, datif eki de dediğimiz -a -e
ekinin eski hâli –ga –ge şeklindedir. Bizde bir g düşmesi bulunuyor. Misal
olarak Orhun Abideleri’nde geçen şu sözü gösterebiliriz. ‘’Temir kapıgga tegi
süledim’’ yani demir kapıya kadar sevk ettim diyor. Buradaki kapıgga kelimesine
bakmak gerekir, kapı kelimesinin eski şekli kapıgdır. Bu kelimeye yönelme hâl
eki –ga şeklinde gelmiştir. Çünkü ek bizde değişmiştir. Ses bermek gayet tabii
ses vermek demektir.)
Köz yastı kızganmaslar
(Anlaşılacağı üzere gözyaşını kıskanmazlardır.)
İşte bize uzak olan Nogaylarla aramızdaki Türkçe
farklılığı budur. Şimdi bu dile Nogayca demek uygun olur mu? 150 yıl önceki
dile Osmanlıca demek ne kadar aptalca ise bu dile Nogayca demek de bir o kadar
aptallıktır.
Bir diğer grup ise Öz Türkçe, Arı Türkçe gibi
kavramların lehtarlığını yapanlardır. Bu grup da maalesef ki cahildir. Türklüğe
yararlı olarak gördükleri bu iş, aslında Türkçeye yapılan en büyük ihanetlerden
bir tanesidir. Binlerce yıllık ruh gibi bir kelimenin yerine nereden geldiği
belli olmayan ‘’tin’’i kullanmak isterler. Fakat unutmasınlar ki savundukları
Türk birliğindeki Türkler tin kelimesini değil, ruh kelimesini biliyorlar.
Türkçülüğün en büyük önderlerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin
Nihal Atsız, Necmettin Hacıeminoğlu gibi savundukları isimleri okusalar,
savunduklarının Türkçülükle alakalı değil, Moskofçulukla alakalı olan bir
uzaklaştırma politikası olduğunu göreceklerdir.
Kıssadan hisse, Türk diline bakış açımız; bilgi,
kültür ve irfanla olur. Kuru laiklik, kuru milliyetçilik, kuru İslamcılık, kuru
Atatürkçülük ile Türkçe değerlendirilemez. Türkçenin bir ağırlığı ve büyük bir
tarihi var. Okumak gerek, hepimize.
10.08.2020
Yorumlar
Yorum Gönder