Osmanlı Türkçesi Meselesi
Osmanlı Türkçesi meselesi, içine dalındığı zaman çıkması çok
uzun sürecek olan bir meseledir. Bu yazıda Osmanlı Türkçesi’nin ne olduğunu
kısa olarak anlatmaya çalışacağım. Bunun en büyük sebebi Osmanlı Türkçesinin ‘’Osmanlıca’’
olarak telaffuzundan dolayı halkta oluşan veya oluşturulan çok yanlış
kanaatlerdir. Bunun sebebi alfabe değişikliğini dil değişikliği zanneden ve
zannettiren bazı cahillerin uydurmaları da olabilir. Şimdi biraz gerilere
gidelim. Bugün Türkiye Türkçesi olarak bildiğimiz, yani Türkiye vatandaşlarının
kullandığı dil olarak adlandırdığımız terim, tabii olarak gökten düşerek ya da
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra ortaya çıkmış değildir. Dil bir
mâzi meselesidir. Gökten inemez. Bir geçmişi vardır ki dil olmuştur. Türkiye
Türkçesi’nin de bir geçmişi vardır ve bu geçmiş, göçebe bir toplum olduğumuz
için(çoook eskilerden) göçerek Anadolu’ya gelmiştir. Malazgirt Savaşı ile
Anadolu’ya giren şanlı ecdadımız, doğal
olarak dilini de beraberinde getirmiştir. Peki, Türkler Malazgirt’e de mi
gökten indi? Sorunun cevabı tabii ki hayırdır. Türklerin bugün söylenen yanlış
terimiyle Orta Asya’dan doğru terimiyle Türkistan’dan M.Ö Kunlara kadar takip
edebildiğimiz bir tarihi vardır. Daha öncesi var mıdır, bu tartışma konusudur.
Biz ise Türklerin yazılı olarak örneklerini ilk olarak Orhun Abideleri ile
görmekteyiz. Orhun Abideleri, 38 harfli Köktürk alfabesiyle yazılmış olup özbeöz
Türkçedir. Daha sonra tarihî mevzular ve Türk milletinin kaderi neticesinde
içine girince çıkamayacağımız göçler yaşanmış ve Türkler farklı yerlere göç
etmişlerdir. Biz yani Oğuz Türkleri,
Hazar Denizi’nin batısına göç ettiğimiz için Türk dünyasında Batı Türkleri
olarak biliniriz. Yani bu yazımızın başında belirttiğimiz Malazgirt Savaşında
ordunun ve bulunan halkın çok büyük bir kesimi Oğuzlardır ki tabii farklı Türk
boylarından ve farklı etnik çeşitlerden halklar olduğu da bilinmektedir.
Malazgirt zaferiyle Anadolu’nun kapısını adeta kıran Türkler, Miryokefalon
Savaşı ile de Anadolu’yu yurt bellemiş, Türkistan ne kadar Türk’se burayı da o
kadar Türkleştirerek bir Türk yurdu haline getirmiştir. Konuyu bağlayacağım
yer, muhtevamız olan dildir. Bu dönemde kullanılan Türkçeye biz Eski Anadolu
Türkçesi diyoruz. Hani Yunus Emre’nin falan konuştuğu, yazdığı dil. Yunus Emre’nin
Türkçe konuştuğunu kanıtlamak için Divan’ına bakmanız yeterlidir amma, biz yine
de onu da hatırlamak için birkaç dörtlüğünü bırakalım.
Gönül dolu zulmettir
İşlediği bit’attır
Bu nicesi ümmettir
Kur’an yoluna girmez
Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu!
Çıkmış İslâm bülbülleri
Öter Allah deyu deyu!
verdiğimiz örnek Yunus Emre’nin şiirlerinden alınmış sadece
birkaç dörtlüktür. İşte bu, Türkçeden farklı bir dil olmamakla beraber sadece
Türkçenin bir devridir. Bu devir ise Eski Anadolu Türkçesidir. Her devrin bir
sonu olduğu gibi Eski Anadolu Türkçesi’nin de bir sonu olmuş ve yerini Osmanlı
Türkçesi devrine bırakmıştır. Şimdi asıl mevzumuza gelelim. Osmanlı Türkçesi,
bugün halkımızın çoğunun bilmeyerek yorum yaptığı ve bilenlerin de benim
kanaatimce kasıtlı olarak yalan söylediği bir mesele haline gelmiştir. Bu
kişiler derler ki:
‘’Osmanlıca; Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçenin bir araya
gelmesinden oluşmuş suni bir dildir.’’
Bu kişiler kasıtlı veya kasıtsız bir gaflet, dalalet ve
hatta hıyanet içerisindedirler. Bu kişiler Türklük ve Türk dili düşmanı
namussuz şahsiyetlerdir. Şimdi bunu kasıtsız olarak söyleyen kendi halkımızın
bunu niçin böyle söylediğine gelelim. Halkımız tarihini bilmemekle beraber,
Türklerin 29 farklı alfabe kullandığını bilmeyip Kur’an-ı Kerim Arap
harfleriyle yazıldığı ve doğal olarak Arapça olduğu için, Osmanlı Türkçesi
döneminde biz de Arap harfleri kullandığımızdan dolayı özbeöz Türkçeyi karışık
bir dil olarak nitelendirerek cahilliklerinden bizi üzerler. Fakat onların pek
de suçu yoktur. Asıl mesele onlara bunu böyle düşündüren ve aşılayan Türk hasmı
zihniyetlerdir. Bu kişilerse her şeyin ne olduğunu bildiği halde yalanda
bulunup bu uydurmayı söylerler çünkü Türklerin az olan münevver kesiminin
dışında kalan Türk milletinde millî şuurun bulunması istemezler de ondan.
Bunlar bugün sayıları az olmakla beraber yine de olmaması gereken kadar
fazlalardır. Şimdi kendi söylediğimi çok basit bir şekilde kanıtlayacağım.
Divan Edebiyatı ve Osmanlıca dedikleri dilden 2 misal göstereceğim. İki misalde
kullanacağım iki şair de Divan Edebiyatı şairidir, bu biline. Birincisi Türkî-i
Basît akımının 3 kişisinden biri olan Edirneli Nazmi’nin şiiridir:
geldiğince qutluluğla her uruc
her müselman şen olub dutar uruc
ol ki gerçekden müselman olmaya
te(ng)ri saqlasun o her gün yer uruc
Bir de çok bilinen o meşhur Bâkî’den bir örnek verelim:
Hoş geldi bana mey-kedenin âb u havâsı
Bi’llâh güzel yerde yapılmış yıkılası
Men’ eyler imiş mes’ele-i aşkı müderris
Ey hâce anın var ise yaklaştı kazâsı
diye devam eden bir gazeldir. Gel gelelim ikisi de Divan
Edebiyatı sanatçısı, birisi Basit Türkçe akımı ile yazmış, diğeri ise bugünün
cahillerinin OSMANLICA diye anlattığı dil ile yazmıştır. Görünen üzere ikisi de
bal gibi Türkçedir. Osmanlıcanın 3 devresi vardır. 2. devresinde dil büyük bir
buhrana girdiyse de sağlam Türkçe yapısı korunmuş yine Türkçe olmaktan
çıkmamıştır. Yukarıda ismini andığımız Yunus Emre, Edirneli Nazmi ve Bâkî’nin
ruhları şâd olsun. Atalarımızın bize sağ salim teslim ettiği bu Türkçe yükünü
gelecek nesillere aktarmak, Yüce Türk milletinin yegane vazifesidir. Her zaman
belirttiğim gibi, Türkçe, sadece Türkçe ve edebiyatçıların değil, bütün Türk
milletinin sorumluluğu altındadır. Büyüğümden küçüğümden istirhamım yabancı
kaynaklı fikirlere kanmaması, dilini, tarihini, coğrafyasını, dostunu,
düşmanını iyi bilmesidir. Selâmetle.
(04.03.2020/Selçuklu)
Eren Coşkun
Eren Coşkun
Yorumlar
Yorum Gönder