Kültür Yozlaşması
İçtimaî ve
millî bir müessese olan kültür, milletleri bir arada tutan en önemli unsurdur.
Dil, mimari, musiki; örf, âdet ve gelenek gibi toplumun önemli yapı taşları
insan topluluğunu millet mefhumu haline getirir. Millet olmuş toplumların kendilerine ait uzun
zamandan beri gelen örfleri vardır. Bazı milletlerde bu örfler, temeli
bilinmeyen zamanlardan gelmiş olabilir. Farklı etnik kökenler tarafından
kutlanan Nevruz Bayramı söylediklerimizi somutlaştırmak için güzel bir
örnektir.
Bu kültür
günümüz dünyasında nasıl korunmalıdır? Haberleşmenin
saniyeler içerisinde, ulaşımın ise saatler içerisinde yapıldığı bir dünyada bir
millet baskın devletlere karşı kendisini ve kültürünü nasıl korur?
Yılımız
itibarıyla işgaller artık tankla tüfekle değil de kültürel olarak oluyor.
Tarihin tekerrürlerden ibaret olduğu pek malumdur. Tarih bize, halkının işgali
benimsemeyecek derecede millî olduğu bir şehrin orduları yenilse dahi asla
işgal edilemeyeceğini gösteriyor. Nitekim biz daha yüz yıl önce Adana’da, Antep’te,
Maraş’ta, Urfa’da bunları gördük. Mondros ile dağıtılan Türk ordusunun sağda
solda kalan birkaç subayıyla halkı örgütleyerek kurulan Kuvayımilliye
birliklerinin Fransızları kovmasından, bütün Türk milletinin ise Garp
medeniyetlerine silleyi vurmasından daha yeni yeni yüz yıl geçer oluyor. Peki,
o dönemde Türk milleti nasıldı?
O dönemde
Türk evlatları kendisinin vatanını işgale gelen İngiliz’in diliyle basılmış bir
tişört giymiyordu. O dönemde kahvehanenin ismi kendisinin daim düşmanı İtalyan’ın
dilinden olmuyordu. Ve yine o dönemde dükkân isimleri Garp dilleri özentiliği
ve rezaletiyle olmadığı gibi, Arap ve Fars özentisi ve rezaleti de değildi.
Yeni doğan bir Türk çocuğu okumayı öğrendiği zaman, tabelaya baktığında ‘’Coiffeur’’
yazısını görmüyordu. Yine İtalyanca olmasına rağmen, fakat beş yüz yıldır
kullana kullana Türkçeleştirdiğimiz ‘’Berber’’i görüyor ve belki hayatı boyunca
onun İtalyanca olduğunu dahi bilmiyordu. Bu millî ruh ve heves içerisine
büyüyen bir çocuk, tabii olarak işgale gelen düşmana ‘’Dur yolcu!’’ diyecek, ve
gerektiğinde gövdesini siper edecek kadar milliyet aşkıyla dolu büyüyecekti.
Bunun sonucunda da şehitlerden elli milyon bekçisi olan bir vatanın adsız
kahramanlarından biri olarak toprağa girecek, belki er adı hiçbir dudakta
anılmayacak fakat inandığı bir ülkü uğrunda göğsü kalbura dönecekti.
Acaba
yukarıdaki adsız kahraman olmasaydı, Türk milleti Mondros ve Sevr’in ağır
şartları altında ezilip küçük bir toprak parçasına mahkûm edilseydi, bugün biz
dışarıya çıktığımız zaman dükkân isimlerimiz nasıl olurdu. İşte böyle olurdu:
Caffe di fiore, Coiffeur İnovasyon, Nar-ı Dem, (bu senaryoda Farsça terkibe
bile izin verilmezdi ama yine de belirtelim) Otel Sema, Hotel Özkaymak, El
Matador vs. gibi isimler bizim dükkân isimlerimiz olurdu değil mi? Niçin? Çünkü
bağımsızlığı olmayan bir milletsin. Bu saydığım dükkân isimleri ise tam
bağımsız Türk cumhuriyetinde bugün var olan dükkân isimleridir. Bunun sebebi
dükkân sahipleri değil, o isimleri havalı sanarak iş yaptıran sözde münevver
Türk gençleridir. Aşağılık duygusunun dışa vuran bir hali olan bu durum, düşman
orduları gelmeye yeltenmeden ‘’Biz teslim oluruz.’’ diyen bir nesille son
bulacaktır.
Yabancı
kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura
malik Türkler olmak dileğiyle. Selametle.
(13.03.2020)
Eren Coşkun
Eren Coşkun
Yorumlar
Yorum Gönder